En çok karşılaştırılan, en çok karıştırılan, uygulamada en çok zorlanılan şey sanki: Özü bilmek, özü görmek, özü sevmek – kimliği görmek  ve bu ikisi arasında hayatın içinde bütünlüğünü koruyarak ilişkileri yönetebilmek…

 Öz muhteşemdir…

Öz kim olduğunu bilendir…

Öz en yüksek olasılığının farkındadır…

Öz bütünü bilir, birlik ve bütünlük arasındaki çizgisizliği görür…

Özün şifalanmaya ihtiyacı yoktur…

Öz, herkesin adı üstünde ,özündedir…

Hiç bitmeyen bir çağlayan gibidir:sürekli taze, sürekli kaynağın temizliğindedir…

Öz eşsizdir..

Öz naiftir… Sevgide ve sevgidendir…

Öz var oluşun mükemmel ağının hücre taşıdır…

Öz varlıktır.. Gerçektir.. Tek gerçekliğe mercektir…

Öz herşeydir;herşey olduğunun bilinciyle,yargısızca büyüyerek genişleyen…

Ve bu bütünlüğünde beden üzerinden akmaya izin verdiğinde her var oluşunu kabullenen ve davranışlarını korkusuzca seçebilendir..

Tüm bu bilişi ve oluşu yüzünden öz güçlüdür…

Evet Korkusuzdur… Evet Yargısızdır.. Ama asla şuursuz değildir…

Sonra bazen ite kaka, döve parçalaya…

Bazen seve okşaya…Sarıp sarmalamayla…

Özün üzerine tabaka tabaka yerleşmeye başlar hayat…

Tüm inançlar kişiye aşılanan, tüm yaşantılar kişiye sunulan, tüm davranışlar kişide onaylanan ya da zorlanan, katman katman sarmaya başlar kişinin özünü…

‘’Özünde iyi bir insan..’’

Çok duymuşsunuzdur bu lafı, çok söylemişsinizdir hatta belki…

Ama… Biraz daha genişletirsek konsepti; Özünde iyi, muhteşem, bütün, şevkatli, muazzam, muhteşem, eşsiz, güçlü, şevkatli, değerli, özgür, gerçek, erdemli, sevgi dolu, sevilesi, büyüleyici ve herşeydir her kişi…

Hayatın içinde özün üzerine bindirilmiş herşey, gerçek olduğuna inandırılan, korunmaya gerek olduğu  düşündürülen, korkulan, yargılanan, sevilmeye layık olmadığı inancıyla örülen.. Ve daha bir dünyası belki… Kişinin elinden özün gözlerini alıyor hayatta.. Hayatı yönetirken bir kimlik belirleniyor tüm bu olan biten safsatalarda ve kişi yaşamını özsel farkındalığından değil, kimliksel yaklaşımından yönetmeye başlıyor…

Madde dünyası kimlikleri yaşamın içinde önemsiyor, gerekli buluyor, hayata kendini yayarken bir bilinç tülüne sarınmanı istiyor…

Ve ekliyor: kim olduğunu bil, olduğunu hayata taşı, özünün her damlacığını bedenin ve bilincin üzerinden de hayata akıtabilirsin, yapabilirsin, yap diyor…

Kişi korkularıyla bunu görmezden gelmek istiyor…

Sarılıyor, sarmalanıyor, tül değil artık taştan duvarlarla kimliğini sertleştiriyor…

Sertleştirdikçe  daha çok kırılıyor, kırıldıkça daha çok etrafını örüyor..

Ona sadece  kendini hapis etmekle kalmıyor , yanına yaklaşan herkesi de duvara çarpmış hissiyle acıtıyor artık çoktan gerçeği olduğuna inandığıyla…

Doğum odaları  hastanelerin..

Özün ilk bedenlenmesine şahitlik…

Her birine eşit hayranlıkla bakılan o mabed…

Her birimizin geldiği yer…

‘’Sonra ne oluyor diye?’’  yapılan sorgulamalar bazen…

‘’Bu’’ oluyor işte…

Korku ve getirdiği tüm balçık bilinç, o essizliği yok etmiyor.. Sadece Örtüyor…

Her birinin gözüne bakıp Özü görmek kişinin Özünde olmasını gerektiriyor…

Her birinin gözüne bakıp, özünü görürken, kimliğine ‘’Benden uzak dur’’ diyebilmekse, kişinin kendine saygısını ve sevgisini gerektiriyor…

Güç talep ediyor…

‘’ Gerçeğini görüyorum, gerçeğini seviyorum, kendine inandırdığın yalanların hiç birini kendi gerçeğime katmamayı, senin gerçeğinde kendini sevmediğin tarafından oluşturduğun  yanını benim enerjimin hiç bir tınısıyla beslememeyi seçiyorum… Seni seviyorum… Deneyimlemek istediğin herşeye saygı duyuyorum… Ama Sevgiyle almadığın hiç bir kararın, saygıyla bezemediğin hiç bir davranışın yanında var olmamayı seçiyorum… Kaynağı korku ve sevgisizlik olan havuzunun içini varlığımla beslememeyi seçiyorum… Ne kadar beslenmezse o kadar dibinin geleceğini ve korku kaynağının kuruyacağını biliyorum…O ana gelene kadar, sevgisizlik ve korkuyla sarmalanmış bedeninin yaptığı her harekette, söylediği her sözde, bir parçasını kıyında olmayı seçen insanlara yönelteceğinin bilinciyle… Özünden konuşmadığın, davranmadığın, yaşamadığın anlarda civarda olmamayı seçiyorum..’’

Kimse durup dururken bir tecavüzcüye dönüşmez bebek odasına dönersek yine…

Korkusu olmayan hiç kimse yalan söylemez… Arkadan işler çevirmez..

Korunma ihtiyacı olmayan hiç kimse , canı bir zamanlar feci feci yanmamış, ve tabi hala ateşini koruyan- hala yanan, hala acıda-etrafına koca koca duvarlar örmez… Yaklaşmaya çalışanı kendine, yıkıp parçalamaya, yok etmeye çalışmaz..

Sevilmeye layık olduğunu unutmayan hiç kimse, sevgi alabilmek için gerçeğini yok etmez, manüpile etmez, alamadığını düşündüğü sevgi için bedeller ödetmesi gerektiğini düşünmez..

Gerçeğini yaşamayan kişiye, diğer kişilerden toplamaya çalıştığı hiç bir şey yetmez…

Tükenir… Tüketir yeteceğini düşünen egosuyla etrafında olmayı seçenleri…

Kendi yokluk bilincini büyüterek, geliştirerek, besleyerek enerji alanında çengellediği tüm bireyler ve o bireylerin kimliklerinden yayılan tınılarıyla oluşturduğu gerçekliğinde, ilerler dünya gezegeninde…

Burada başka bir sorumluluk geliyor her bilince:

Hangi gerçekliği besliyoruz biz yaşadığımız evrende? Hangi enerjileri fazlalaştırıyoruz, hangi ağacın altını suluyoruz, hangi meyvayla beslenmeyi seçiyoruz akabinde?

İki temel duyguyla yönetiliyor tüm gerçeklik…

Tüm pozitif duygular tek kaynaktan geliyor: sevgi…

Tüm negatif duygular tek kaynaktan geliyor: korku…

Zihin düşünüyor, inanıyor…

His geliyor peşinden ve beden tüm titreşimi yayarken hayata, davranışlarıyla bunu yayıyor, etkileşime açıyor, daha fazlasını yaratıyor…

Aynı davranış iki ayrı duygudan gelebilir… Görecek gözden çok hissedecek beden gerekir:

Bir insanı çok sevdiğin için yüzüne gülebilirsin.. Bir insanı kaybetmekten- statünü kaybetmekten- düzenini bozmaktan- kazanç elde etmek için ( kazancının senden değil o insandan geldiğine dair taşınılan inançtan)-kısaca çok korktuğun için bir yerlerde bir kişinin yüzüne gülebilirsin…

Bir insanı yanında isteyebilirsin, hayatında: zenginliğini paylaşmak, hayata şahitliğinde bakış açını çoğaltmak… Ve sevgiyle yapılabilecek bir dünyası için… Ya da.. sadece yanlızlık korkun, O olmadan eksik olduğuna inancın, kendinle başbaşa kaldığında yansıma yapacağın kimsenin kalmamasıyla başa çıkamamaya dair duyulan büyük korku sebebiyle…

Bir insana hediyeler alabilirsin… Hizmet edebilirsin… Kendinden akanı paylaşmanın hazzıyla her anında kendini mutlu ettiğini, sevgiyi şıklıkla yaşadığını ve paylaştığını bilerek…

Bunun tam tersi gibi gözüken de mevcut tabi ki…

Bir insanı kendi cehenneminden geçerken hiç aramamayı seçebilirsin… Tamamen sevgiden, güvenden ve bu kaynaktan beslenen herşeyden…

‘’ Geçtiğin sürece saygı duyuyorum, sana güveniyorum, gerçekliğinde kendine inanarak ve güvenerek yarattığın bu deneyimde felaket algısının yanındaki çözümü görebilmek için gereken temizlenme sürecinde özünle yapacağın sohbetleri bölmemeyi seçiyorum… Bize inanıyorum…Desteğe ihtiyacın olduğu her an- acımaya değil-  herşeyimle herşeyinin hizmetinde olduğunu bildiğini biliyorum.. ‘’ demek var sevgide…

Ya da ‘’ bu pisliği hayatıma bulaştırmamayı seçiyorum’’ diyebilir kişi… Bulaşırsa kaynağında yeterli sevgi olmadığı için yıkanamayacağının korkusuyla… Korkuyla örünmüş, ‘’ Bu kötü’’ algısıyla…

Çok özel bir dönem şu an içinde yaşadığımız…

Sevgiyle yaşamayı, yaratmayı, davranmayı, düşünmeyi seçtiğimiz anların bütünü olsun ömrümüz…

Sevgiden mi, korkudan mı diye kendimizi histe ve davranışta görebilecek  gönül gözünde olsun bakışımız…

Blog da başka  bir  yazı… Niyet Denizinde Yüzmek Anda

Günümün duası yine bu dakikada…

Sarılıyorum ekrana değen her ruha…

Banu